Yunan Tanrısı Pan, Kurban Etmek, Çay Bardağı ve Var Olmayan Ülke

Bir önceki yazıya şu bağlantıdan da ulaşabilirsiniz: http://www.mahzendergi.com/2019/07/22/alt-kultur-sorumluluk-bilinci-depresyon-ve-y-neslinin-yolculugu/

Önceki yazıda Y-Nesli’nin içinde bulunduğu bir garip durumdan söz etmiştim. Günümüz toplumunun ve teknolojinin getirdikleri ve bununla beraber kişilerden özellikle de genç yaşta olanlardan götürdükleri. Gençlerin hiç mi suçu yok bu durumda peki? Kim bilir. Hangi genç? O kadar bireysel bir konu ki, gerçekten yapacağım her genelleme öncesinde bir duraksıyorum. Neyse, ehem…

Yunan Tanrıları içerisinde enteresan bir şekilde dikkat çeken, çoğu kez adı pek anılmasa da asla unutulmayan ve duyduğumuz her defasında da -en azından benim için- bir kaşımızı kaldırıp bizde merak uyandıran bir Tanrı var. Pan. Yunan Tanrısı Pan, çobanların, avcıların, dağlardaki ormanların ve çayırların, çimenlerin Tanrısı. Roma mitolojisinde Pan’ın karşılığı olan Tanrı’nın adı da Faunus. Aynı zamanda bereket, üreme gibi konularla da ilgili bu mitolojik arkadaşımız. Ancak Pan’ın en önemli farklı, hatta onu eşsiz kılan şey, ölen tek Yunan Tanrısı olması. Aynı zamanda Pan kelimesi Yunancada bir önektir ve eklendiği zaman “bütün, tüm” anlamı katar. Bir yerde bakıldığı zaman Yunan Tanrısı Pan, her şeyin tasviri olan tanrıdır, diyebiliriz. Dolayısıyla bu mitoloji içerisinde her şeyin öldüğü bir nokta vardır. Hatta Gilbert Keith Chesterton isimli arkadaş, Pan’ın ölüm sebebi olarak İsa’nın doğuşunu göstermiştir. Mitolojinin ölmesini Pan ile bir tutarak teolojinin ortaya çıkan bu boşluğu doldurduğundan bahseder. Bu konuyu ne kadar iyi açıkladığına dair pek fikrim yok çünkü konumuz dışında kaldığı için o konularda herhangi bir araştırma yapmadım. Bu yazımızın konusu bambaşka.

James Matthew Barrie, hepimizin bildiği Peter Pan’ın yaratıcısıdır. James Matthew Barrie henüz 6 yaşındayken, 13 yaşında olan abisi David ölmüş. Annesi ise bu olayın ardından depresyona girmiş ve James’e sanki abisiymiş gibi davranmış. Tabi annesini de düşünerek, James bunu bozmamış. Annesinin en sevdiği oğlu olan David’in giysilerini falan giymiş, onun gibi konuşmuş. David bu sayede her zaman 13 yaşında kalmış. En azından çok ağır psikolojik sorunlar yaşayan annesinin gözünde bu durum, kadını biraz rahatlatıyormuş. Tanıdık geldi değil mi? James Matthew Barrie hakkında ekseriyetle belirtilen bir diğer şey de, adamın ufak oluşu. Hatta o kadar ufakmış ki, gerçekten de çok dikkat çekermiş. Pasaportunda adamın boyu 161 cm olarak işlenmiş. Beni bilen bilir, 161 cm için “Dikkat çekecek kadar kısa” diyen insanın alnını karışlarım. Neyse. Sakinim.

Konumuza dönersek, Peter Pan karakterini biraz açmamız gerekiyor. Bu arkadaş “Var Olmayan Ülke” de yaşıyor ve “Kayıp Çocukların Kralı” gibi bir unvanı var. Hafızaları tazeleyelim, Peter Pan ve tebaası olan evsiz, yurtsuz çocuklar Var Olmayan Ülke’de yaşlanmamakta, büyümemekte ve çocuk olarak hayatlarına devam ederken bir yandan da memleketin tek yetişkini olan Kaptan Hook ile mücadele etmektedirler. Ne hikmetse bir de bu ergenliğe kazık çakmış bir grup erkek çocuğun yanında Tinker Bell isimli bir peri vardır. Neyin neyi simgelediğini inceleyeceğimiz bu yazıda odak noktalarımız Tinker Bell değil, Peter Pan, Kaptan Hook ve Wendy olacak.

Kaptan Hook, Var Olmayan Ülke’deki tek yetişkin olarak, hiçbir zaman yetişkin olmamayı amaç edinmiş Peter Pan’ı düşman bellemiştir. Aslında konsept olarak zaten Pan ve Hook’un çatışması tam da bu sebeple çok doğal. Ancak Hook bir yetişkin olarak Pan’ın belki de asla varlığından haberdar olmadığı bir gerçeğin bilincindedir hatta bu durum onu ölümüne korkutmaktadır. İçinden tik-tak sesleri gelen ve hikaye boyunca sadece Hook’u kovalayan bir timsah. Ve elbette timsah da zamanı simgelemekte. Hatta Pan, timsahın Hook’u kovaladığını gördüğü zaman güler, dalga geçer. Pan ise timsahın umurunda bile değildir.

Toparlarsak eğer, gerçekte olmayan bir diyarda yaşayan tek yetişkin Hook bir taraftan kalan zamanını ona hatırlatan ve sürekli peşinde olan bir timsahtan kaçarken, asla büyümeyen çocukları kovalamaktadır. Aynı zamanda Hook şu an sahip olmadığı çocukluğuna sonsuza kadar sahip olan Kayıp Çocuklar’dan nefret ederken, sahip oldukları çocuk olarak kalma özelliğinden vazgeçmek istemeyen Kayıp Çocuklar da Hook’tan nefret etmektedir. Hook, Kayıp Çocuklar’ın gözünde var olan tek yetişkin rol modeli olduğu için çocuklara pek kızmamak gerek belki ama hikayenin bu noktasında dahil olan ve Hook’un antitezi diyebileceğimiz bir diğer karakteri unutmayalım. Wendy.

Wendy Darling hikayede bize orta sınıf, muhafazakar klasik bir Londralı İngiliz olarak tanıtılıyor. Gerçekte var olan bir yerde yaşıyor, kendisi henüz yetişkin olmasa bile yetişkin olmak yolunda adımlar atmaktan çekinmiyor, kardeşlerinin sorumluluğunu üstleniyor ve hikaye boyunca hala kaybetmediği çocukluğuna uyup Var Olmayan Ülke’ye gitse bile en nihayetinde gerçek olan evine dönüyor. Sonsuza kadar çocuk olarak kalma şansını geri çeviriyor ve tatmin edici ve dolu bir hayat yaşayabilmek adına ölümlü bir kadın olarak hayatına devam etmeyi seçiyor. Hatta Peter Pan uzun zaman sonra Wendy’i tekrar ziyaret ettiği zaman Wendy’nin büyüdüğünü, yetişkin bir kadın olduğunu, kendi hayatını kurup mutlu şekilde yaşadığını görüyor. Bu konuya yazımızın ilerleyen kısmında tekrar değineceğiz.

İşte bu noktada karşımıza feda etmek, belki hiç bırakmak istemeyeceğimiz şeyleri, ilerleyebilmek adına kurban etmek zorundalığı çıkıyor. Hayatımız, gerçekten yaşımıza paralel şekilde ilerlemekte. Belli bir yaşa geldiğimiz zaman artık okulun bitmiş olması, sonrasında iş bulma yoluna girmemiz, ardından aile kurmak falan gibi uzun süreli diğer seçenekleri değerlendirmemiz gerekiyor. Elbette bu belirttiğim seçeneklerin bir sürü alternatifleri de mevcut. Ancak değişmeyen şey, seçeneklerin var olması ve bizim bunlardan bazılarını seçme gerekliliğimiz. Çünkü biz seçim yaptıkça önümüzde yollar açılıyor, biz bu yollarda ilerliyoruz. Ancak bir diğer nokta ise, her açılan kapıdan geçerken üstümüzden bazı şeyleri atmamız gerekiyor. Gerekiyor ki boşalan yerlere yenilerini koyabilelim. Çünkü ilk başta sahip olduğumuz bir takım özelliklerden kurtulmadıkça o yolda gitmek, ilerlemek imkansızlaşmaya başlıyor.

Çocukları her ne kadar sevip sevmemek günümüzde tartışma noktası olsa da, ne yazık ki bu tartışmayı yapan insanların hiçbirisinin sahip olmadığı bir şeye sahip çocuklar. Potansiyel. Öyle enteresan bir şey ki bu durum. Düşündüğünüz zaman bir çocuk aslında potansiyelden başka bir şey değil. Her şey olabilme potansiyeline sahip ama henüz hiçbir şey olmamış acayip organizmalar. Hepimizin bir vakitler olduğu gibi. Başlıktaki muhtemelen ne alaka dediğiniz Çay Bardağı tanımı da burası için sırf dikkatiniz çekilsin diye tarafımca yazılmıştır, belirtmek isterim.

Çay bardağının alt kısmı gibi düşünürsek eğer bir çocuğun hayatını, gidebileceği pek çok yön vardır çünkü dünyası, hayal gücü gibi bir takım sebeplerden ötürü oldukça geniştir. Ancak ilerlemeye başladıkça işler değişir. Oldukça uzun bir süre bu geniş hacimde dolandıktan, biraz kendimizi tanıyıp anladıktan sonra diğerlerinden ağır basan bazı hayallerimiz olur. Bu hayallerin peşinde ilerlemeye başladığımız an itibariyle de, ki bu aşağı yukarı 15-25 yaş aralığı gibi oluyor, bir takım seçimler yapmak, bazı şeylerden artık kurtulmak hatta bu şeyleri feda etmek gerekiyor.

Önümüze çıkan ve hayalimizle aramızda duran sınavlar, engeller ve zorluklar, üstümüzdeki yükü hafifletmek ve belki de çok sevdiğimiz bazı şeylerden fedakarlık etmemizi gerektiriyor. Zorunda değiliz elbette. Ama o engelleri aşmanın herkes için farklı olsa bile birkaç yolu ve bunu yapmanın da bir takım kuralları var. Tam bu noktada artık mevzu bahis bardağın orta kısmına ulaşmış oluyoruz. Hayatımızda odaklandığımız belli başlı şeyler oluyor ve bu daralmış yolda ilerlememiz gerekiyor. Tam bu nokta, yaptığımız fedakarlıkların, kurban ettiğimiz birçok özelliğimizin ya da her neyse onların ödülünü almaya başladığımız dönem oluyor. Bardağın o dar kısmından geçip geçememek, hayatımızın kalanını ve kalitesini, artık biz neye önem veriyorsak onu doğrudan ilgilendiriyor. Bardağın geniş tarafında kocaman bir potansiyel balonuyken ne yazık ki sönmek, bir şeyleri bırakmak ve o dar yoldan ilerlemek gerekiyor.

Bu sebeple bir noktada çocukken sahip olduğumuz o potansiyeli, hayatın sahip olduğu ve önümüze sunacağı gerçeklikleri elde edebilmek uğruna kurban etmemiz gerekiyor. Bu kurban etme seremonisi maalesef herkes için bir gerçek. Dolayısıyla neyi feda edeceğimizi kendimiz seçip, sınırlarımızı belirlemediğimiz zaman 30-35 yaşlarına geldiğimizde aynı seremoniye habersiz ve hazırlıksız şekilde katılmamız gerekiyor. Ve eğer bu 40-45 yaşında vuku bulduysa da, diyecek hiçbir söz kalmıyor. Tek tahmin edebildiğim, bunun farkına vardığınız günün, güzel bir gün olmayacağı. Ancak bu duruma düşmez, acı bir tecrübe olacağını bildiğiniz bu fedakarlıkları mümkün olduğunca ötelemez ve karşınıza çıkan karar anlarını vaktinde değerlendirirseniz, çay bardağımızın üçüncü kısmına geçebilirsiniz.

Bu noktada şundan da bahsetmek istiyorum. Bütün bu yukarıdaki anlattıklarımın acı tarafı ise maalesef söz konusu fedakarlıkları seçebilme özgürlüğümüz. Kişinin yaşı ilerledikçe bu fedakarlıkları seçme özgürlüğü gitgide azalıyor. Dolayısıyla vakti geldiğinde, çok da oyalanmadan ama her zaman iyi düşünerek neyi kurban edeceğimizi, neyi hala elimizde tutacağımızı bilmemiz çok önemli. Çünkü o gün gelecek ve o fedakarlık yapılacak. Ancak 20-25 yaşında yapacağımız bir takım fedakarlıkları biz birçok seçenek içinden en uygun şekilde seçebilirken artık yaşımız 30-35 olduğu zaman seçeneklerimiz oldukça azalmış oluyor. Ve ters şekilde, bu fedakarlıkların büyüklüğü de artmaya başlıyor. Alınmaca gücenmece olmadan, 25 yaşında harçlığını çıkarmak için yarı-zamanlı tezgahta duran bir insan ile 35 yaşında aynısını bu sefer hayatını idame ettirebilmek için yapan hatta yapmak zorunda kalan bir insanı düşünürseniz kastettiğim şeyi daha iyi anlayabilirsiniz. Çünkü gerçekten 20-25 yaşlardayken ne bildiğimiz, ne yaptığımız toplum nezdinde ve dolayısıyla aynı toplumun parçası olan kendimiz için de pek bir önem teşkil etmemekte. 25 yaşında işe girerken nasıl ki sıfır tecrübenizin olması işverenin pek umurunda değilse, 35 yaşındayken sıfır tecrübe sahibi olmanız muhtemelen işsiz kaldığınız anlamına gelmekte. Çünkü 35 yaşındayken karşınıza daha önce çıkmayan bir soru çıkıyor: “Son 10 senedir ne yaptın?” Aynı şey birçok girişimci düşünüldüğü zaman da ortaya çıkıyor. 30 yaşına geldiğiniz zaman hali hazırda süper bir fikirle çıkıp milyor dolarlar kazanmıyorsanız %99.9 ihtimalle hayatınız boyunca da kazanmayacaksınız. Çünkü artık sahip olduğunuz potansiyel iyice bitmekte, timsah çok daha yakınınıza yaklaşmakta.

Çay Bardağı’nın üçüncü ve son kısmı, Carl Jung’un da bahsettiği bir durumu tecrübe etmemizi sağlıyor. Metaforik bardağımız tekrar genişlemeye başlıyor. Bizi mücadeleye ve fedakarlığa zorlayan o dar kısmı aştıktan sonra geldiğimiz seviye, geri dönüp bıraktığımız yükleri tekrar toplayabileceğimiz evre. Çocukluğumuzda ve akabinde gençliğimizde sahip olduğumuz potansiyelin büyük kısmını bir şeyler uğruna feda etmiş olsak bile bunun karşılığında kazandığımız şeyler, tabiri caizse biz onca zaman çıraklığını yaptığımız konularda ustalaştıkça ve zorunda kalmadan, yalnızca kendi seçimimiz olduğunu bildiğimiz müddetçe feda ettiğimiz özelliklerimizi tekrar alabilmemizi sağlıyor. O yüzden belki de her zaman açmak istediğimiz o kafeyi mesela, ekonomik olarak belli bir aşamaya gelip kendimizi finansal açıdan güvene aldıktan sonra rahatlıkla açabiliyoruz. Hem de daha güzelini, daha çok hayalimizde kurduğumuz haliyle ve daha cesur bir şekilde. Bir yerde ardımızda bıraktığımız çocuk halimizi yeniden keşfedebiliyoruz. Hem çeşitli fedakarlıklarda bulunarak bir şeyleri başarabilmiş birisi olabiliyor, hem de kaybettiğimiz o paha biçilmez potansiyeli tekrar kazanabiliyoruz. Dolayısıyla aslında yapmış olduğumuz fedakarlıklar ve kurban ettiğimiz yönlerimiz, huylarımız, alışkanlıklarımız ya da kendimizi mahrum bıraktığımız şeyler en nihayetinde dönüp dolaşıp meyvesini veriyor.

Wendy ve Peter Pan arasındaki enteresan ilişki de buna benziyor. Seçimlerini ve fedakarlıklarını yapan bir insan ile bu seçimlerden mümkün olduğunca kaçınmayı seçen bir başka insan arasındaki farkı görüyoruz. Peter Pan aradan geçen yıllara rağmen hala daha hem görünüş, hem ahlaki, hem de düşünce yapısı olarak Wendy ile ilk tanıştığı günkü halinde. Wendy ise çocuk kalmanın inanılmaz çekiciliğini reddederek kendi seçtiği sorumluluklarının bilincinde birisi olarak, kuvvetle muhtemel birçok olumlu ve olumsuz olayı göğüsleyerek büyüyor, hayalini kurduğu ailenin sahibi oluyor. Ve onca zaman sonra Peter Pan’ı tekrar gördüğü zaman, suratında belki nostaljik denebilecek bir ifade ile hissiyatını yaşayıp pencerenin önünde birkaç saniyeliğine havalandıktan sonra da hayatına geri dönüyor. Kendi sahip olmayı tercih ettiği hayatına devam ediyor.

Çünkü her ne kadar aksini ispat etmeye çalışsak bile zaman geçiyor, Var Olmayan Ülke diye bir yer yok, Tinker Bell gerçek değil ve sonsuza kadar aynı yaşta kalmıyoruz. En azından biyolojik olarak. Ve malum timsah tik-tak sesleriyle her ne kadar başlarda uzak olsa da, zaman içinde gittikçe yaklaşıyor. O bize ne kadar yaklaşırsa yaklaşsın, varlığından korkmadan onu görmezden gelip yolumuza devam edebilmemizin tek yolu da, devam etmeye layık bir yola sahip olmak. Bu yolu seçme şansımız varken ve daha önemlisi bu yolu önemli kılacak gerekli fedakarlıkları seçme şansımız varken bunu değerlendirmezsek eğer, sanıyorum ki bir gün gerçekten mutsuz olmanın yolunu açmış oluyoruz.