Bu sefer aramızdan biri hakkında yazıyorum — Batuhan, Kule Sakinleri’nde uzun süredir tanıdığım, bir dönem derneğin başkanlığını da yürütmüş, masadaki en deneyimli hikaye anlatıcılarımızdan biri. Yıllarca başkalarının dünyalarında oyun yönetmenliği yaptıktan, D&D için oyun kitapları yazdıktan sonra şimdi kendi dünyasını kurmuş. Torpile gerek yok, ama itiraf etmeliyim: Masada hikayeleri nasıl anlattığını bildiğim birinin sayfada nasıl anlattığını görmek ayrı bir merak konusuydu.
Yazarı biraz tanıyalım: Batuhan 1988 Aydın doğumlu, Galatasaray Lisesi ve Ege Üniversitesi mezunu. Fantastik kurgu, bilimkurgu ve masaüstü oyunlar üzerine onlarca yazı kaleme almış; “Dördüncü Togan”, Kırmızı Kalem Edebiyat‘tan bu yıl çıkan ilk romanı.
Kitap daha ilk sayfalarında niyetini belli ediyor: Yirmi sayfaya yakın bir “Terimler Sözlüğü” ile açılıyor — Bozkır Halkı, Hündar, Hüner, Ruh Yiyen, Dehşezar gibi onlarca kavram, bir masaüstü oyun kaynak kitabının glossary‘si gibi dizilmiş. Bu, tesadüfî değil elbette; Batuhan’ın oyun kitabı yazarlığından gelen bir refleks olduğunu düşünüyorum. Okurken bunun okuyucu için bir zorluk mu yoksa yazarın bilinçli bir seçimi mi olduğunu düşündüm. Cevap ikisi de değil bence: Bu, dünyayı önce “bir evren” olarak, sonra “anlatı” olarak sunan, epik fantazinin Tolkien’den beri süregelen bir geleneğin masa başında dünya kurmanın alışkanlıklarıyla harmanlanmış hali.
Burada biraz ahkâm kesiyorum. (Kamu spotu değildir!)
Roman, kimliği ve doğası belirsiz, çağlar önce bir savaşı kaybedip sürgüne gönderilmiş bir varlığın kısa, kasvetli bir sahnesiyle açılıyor: Kendi soyundan gelenlerin ona sırt çevirmesinden yakınan, mitik ölçekte bir figür. Ardından anlatı aniden yere iniyor: Bozkır Halkı’ndan bir boy beyi olan Tamçar Bey’in sınır kalesinde, “hüner” denen ruh-büyüsüne yetenekli bir çocuğun Vael Marrus Cemiyeti’ne teslim edilişini izliyoruz. İki kayıt arasındaki mesafe — evrensel-mitik olanla yerel-siyasi olan arasındaki gerilim — kitabın vaat ettiği ana eksen gibi duruyor.
Dünya kurgusu bilhassa güçlü bir Orta Asya/Türk bozkır kültürü katmanıyla besleniyor: Boy, bey, yatağan, alp gibi terimler, teşekkür sayfasında andığı Selçuklu dönemi Türkçesi danışmanlığıyla birlikte düşününce, kitabı standart Batı-merkezli epik fantazi kalıbından ayıran asıl unsur bu. Geçen yazılarda Somay’ın “dünya yaratmak” ile “dünya keşfetmek” ayrımından söz etmiştim; Batuhan’ın burada yaptığı üçüncü bir şey: Var olan, ama Batı fantazisinin nadiren uğradığı bir kültürel malzemeyi yeniden “inşa etmek”. Bu, kitabın en özgün tarafı ve bence asıl konuşulması gereken yer de burası.
Öte yandan açılış sahnesindeki mitik varlığın sesi ile Tamçar Bey’in kalesindeki siyasi-gündelik sahnenin sesi birbiriyle çelişki üretiyor: Metafizik olanla dünyevi olanın zamanı. İlk kitap olduğu düşünülürse bu, iki registerin henüz birbirini aramaya devam ettiği bir açılış olabilir; sonraki kitapların bu mesafeyi nasıl kapatacağını, çelişkiyi nasıl çözeceğini merak ediyorum.
Sonuç olarak hem masada birlikte zar attığımız hem de şimdi sayfalarda anlatısını okuduğumuz bir arkadaşın ilk romanını, özellikle bozkır estetiğine ve yoğun dünya kurgusuna ilgi duyan herkesin soluksuz okuyacağına eminim.
Ama tabii ki, yatırım tavsiyesi değildir; sürgündeki varlığın sabrının ne zaman biteceğinin garantisi yok, sadece togan’ın kanat sesini duyma ihtimali var.