Aşağıdaki metinler Mardin yakınlarında keşfedilen, 1763 yılında bir nüshası Fransızca, diğeri Osmanlıca olarak hazırlanmış bir kitaptan derlenebilen kısımlardır. Yandaki küçük bir not, metnin orijinalinin 12. yüzyılın sonlarında İtalyanca yazılmış bir parşömenden aktarıldığını belirtmektedir.
Eylül 1197 – Kudüs
Kutsal şehre yeniden dönmeme ve günahlarım için kefaret ödememe izin verdiğinden ötürü, yüce Tanrı’ya ne kadar şükretsem azdır. Tanrı’nın beni buraya yönlendirmesini ve dostlarımla Kudüs’ün altında uyanmak üzere olan bir dehşeti durdurmamıza vesile olmasını, günahlarımın, en azından bir kısmının bağışlandığına yönelik bir işaret olarak yorumladım.
Önceki Zamanlar
Henüz Kabil’in Çocukları arasına katılmadığım, fani bir ademoğlu suretinde nefes aldığım vakitlerde Sicilya’da yaşayan Norman Kavmine mensup bir şövalyeydim. Vaftiz edildiğimde Roberto di Palermo olarak anılmıştım, hâlen bu adı kullanıyorum. İlk Haçlı Seferi çağrısı yapıldığı anda hevesle buna cevap vermiş, Kudüs’ün İsa’nın düşmanlarının elinden kurtarılması için savaşmıştım. Jaffa Kapısı’nın ele geçirilmesi için surlara yapılan taarruzda bir kuşatma kulesinde dövüştüğümü, kılıcımın kanla kaplandığını hatırlıyorum. Çatışmada aldığım yaralar yüzünden şehrin dışındaki kampımızda uzun süre istirahat etmem gerekti; bu sayede kutsal şehir düştüğünde içeri girip diğer şövalyeler gibi katliama ortak olmadım. Gerçi bu beni daha az suçlu yapar mı, ondan da emin değilim… Bir savaşçı olarak ölüme, savaşlar sırasında masumların canının yitmesine alışıktım elbette, fakat o gün Kudüs düştüğünde yapılan katliam gördüğüm her şeyden daha beterdi. Bunun sonuçlarına hikâyemin sonunda yeniden değineceğim.
Nefes alıp verdiğim yıllarda uzun müddet kutsal topraklarda Kudüs Kralları’na hizmet ettim. St. John Şövalyelerine katıldım, daha sonra bizleri, hastanede hizmet eden kardeşlerimiz nedeniyle Hospitaller olarak anmaya başladılar. Artık yaşlı bir şövalye olarak Sicilya’ya döndüğümde, tarikatın İtalya’daki temsilcileri gücümü kaybedip elden ayaktan düşmeden önce beni harabe bir kaledeki özel bir törene davet ettiler. Burada, çoktan öldüğünü sandığım atalarımdan biri beni karşıladı, kanımı aldı, bana kendi kanını verdi ve Kabil’in Çocukları arasına katıldım.
Tüm bunların üzerinden elli yıldan fazla vakit geçti. İlk yıllarda delirdiğimi veya lanetlendiğimi düşünüyordum, belki de haklıydım… Sonraları, yüce Tanrı’nın sınamasından geçen tek varlıkların faniler olmadığını anladım. Faniler kuzu ise, bizler kuzuları avlayan kurtlardık. Karanlıktan her daim korksunlar ve ışığı terk etmesinler diye onları doğruya, Tanrı’nın hizmetine itmeye uğraşan korku masallarından fırlamış mahluklardık. Uzun senelerimi beslenmek, avlanmak, yeni güçlerimi keşfetmek ve Kabil’in Çocuklarının öğretilerini öğrenmekle geçirdim. Brujah Klanına mensuptum, ölmeyen atalarımın kanındaki pek çok kudrete ben de sahiptim; çok güçlüydüm, çok hızlıydım, faniler gözlerimin en derinine bakarsa korkudan akıllarını yitirirdi.
Üçüncü Haçlı Seferi zamanında İngiltere Kralı Richard’a eşlik eden kardeşlerimiz benden kutsal topraklara giden yolda rehber olmamı istediler. Onlara eskiden gördüğüm vahşeti anlattım. Kabil’in Çocuklarının görevinin farklı olduğunu, ademoğlunun dinine, savaşlarına ve siyasi emellerine karışmadan, Tanrı’nın bize çizdiği yolda yürümemiz gerektiğini anlatmaya çalıştıysam da beni dinlemediler. En nihayetinde Kabil’in Çocukları arasında da mevkiler, rütbeler, krallık, prenslik unvanları yaygındı, bir prens için de başka bir prensin tebaasına hükmetmekten daha cezbedici bir şey yoktu. Ben de onları yollarından döndürmedim, Kıbrıs’a dek onların güvenli yolculuk etmelerini sağladım ve Akka’ya ulaştıkları haberini aldığımda artık kendi başlarının çaresine bakmaları gerektiğini belirtip Sicilya’ya döndüm.
Yeni Görevimiz
1197 senesi başında Paris’teki yüce konseyden mühim bir haber aldığımızda, Sicilya’daki yaşlılarımız, belki de biraz başlarından savmak adına beni Fransa’ya yolladılar. Burada kader beni Toreador Klanından kardeşim Raul de Andorre ve Ravnos Klanından kardeşim Gilderoy Lovell ile karşılaştırdı. Onlarla uzun bir yolculuğa çıkacaktık. Sadık bir gul olan atım Alvardo da 20 yıldan uzun süredir olduğu gibi bana eşlik edecekti.
Çağrıyı yapan Paris’te Matriark olarak hüküm süren Leydi Salina adındaki yaşlımızdı. 3 Mart 1197’de huzuruna çıktık. Kudreti bizi bakışlarıyla bile ona boyun eğdirmeye yetiyordu. Bizden istenilen, Kudüs’ten gelen yardım talebine karşılık olarak kutsal topraklara gitmemiz, orada Paris Konseyi’nin temsilcisi Bernandus kardeşi bulup ne istediğini öğrenmemiz ve ona yardımcı olmamızdı. Kötü alametler görüldüğü, Kudüs’ün kaderinin tehlikede olduğu gibi muğlak havadisler dışında elimizde dişe dokunur bilgi yoktu. Leydi Salina’nın hizmetkârları Paris rıhtımından yola çıkacak kalyonlarda bizim de içinde yolculuk edeceğimiz sandıklar hazırlamışlardı. Akka’ya gidecek büyük bir çeyizin parçasıydı bu sandıklar. Mühürlerimizi teslim aldıktan sonra rıhtıma gittik.
Sandıklara girdikten sonra at arabaları ile Paris rıhtımına giderken yolumuz kesildi. Fani nöbetçiler, şeytanın hizmetkârlarını aradıklarını söyleyip sandıkları yakmaya kalktılar. Varlığımızı gizleme niyetimiz, ateşin sıcaklığında yok oldu gitti. Sandıklardan çıkıp kendimizi göstermek, bizi yakmaya çalışanları öldürmekten başka çaremiz yoktu. Daha sonra anladığımız üzere Malkavian Klanından bir kardeşimiz bu nöbetçilerin zihinlerine hükmetmişti fakat onu yakalayamadık. Zihin bulanıklığında ben de kendimi kaybettim, canavar kontrolü aldı ve pek çok fani o gün ellerimde can verdi. Neyse ki bana yoldaşlık eden kardeşlerim sandıkları taşıyan at arabasını güvenle uzaklaştırdılar, beni buldular ve kalyonlara yetiştik.
Paris’ten ayrıldıktan sonra yeniden gözlerimizi açtığımızda Sardinya açıklarındaydık. Bizi güvende tutmak için hizmet eden uşaklardan biri olan Pierre Colin tarafından uyandırıldık. Adanın Porta Torres limanından çıkan beş kadırga görünüşe göre bize saldırıyordu. Buna anlam veremedik, düşmanlarımız Müslüman korsanlar değil, Fransa arması taşıyan gemilere saldırmaya cüret eden Hristiyanlardı. Kadırgalardan birinde bir rahip delicesine vaaz veriyor, gemilerimizin yok edilmesi gerektiğini haykırıyordu. Bu kadırganın kaptanı da bizi yok etmeyi kafaya koymuş bir fanatikti. Kardeşlerimle sandıklarımızdan çıkıp bize saldıran bu kadırgaya atladık. Ravnos kardeşim Gilderoy’un gözbağı ile oluşturduğu mahlukat korsanların ödünü kopardı. Kaptanı, birkaç muhafızını ve rahibi alt ettiğimizde kalanlar denize atladılar, diğer kadırgalar da saldırılarını durdurdu.
Fakat artık bir şeylerin ters gittiği belliydi. Kendi gemimizin tayfası da artık bizden çok korkuyordu. Karmaşayı çözmek adına kaptan bizi Sardinya’ya getirdi, burada kaptan yerel lordlar ile görüşürken, Sardinyalı Kabil Çocukları’nın prensi Martin le Blanc bize elçilerini gönderip korumasını sundu. Huzuruna çıktığımızda bizi iyi karşıladı. Anlaşılan bize saldıran kaptan, Çoban adıyla bilinen ve kırsalda mesken tutan gizemli bir kardeşimizin vaazlarını dinlemişti. Çoban, belli ki, fanilerin zihinlerine hükmediyor, bir şekilde bizim Kudüs’e ulaşmamıza engel olmaya çalışıyordu. Yerel halkın “nuraj” dediği harabeler vardı burada, Santu Antine olarak anılan yerde Çoban’la karşılaştık. Altı kişiliği ile de konuştuk, altısını da dinledik. Kudretli bir Malkavian kardeşimizle karşı karşıya kalmıştık. Bize nihai hükmümüzü sordu, önümüze çıkan zorlukları Tanrı’nın sınavı olarak görüp yola devam edeceğimizi söyledik. Prens, onu yok etmediğimize pek üzüldü, gerçi bunu yapabilir miydik emin değilim. Yine de bizi güvenle götürecek yeni bir kadırga ayarladı. Bu sefer İtalya’dan Pisa şehrinin sancağını taşıyan bir kadırgaya binip yeniden uyuduk.
Kutsal Topraklar
Uyandığımızda Akka limanına varmıştık. Atım Alvardo’nun iyi olduğuna sevinmiştim, ona kanımdan verdim ve ömrünü biraz daha uzattım. Bizi Kabil Çocukları’na hizmet eden fanilerden biri, kutsal topraklardaki Pisa balyosuna mensup Nicole di Varese karşıladı. Şehirdeki karmaşadan bahsetti, fani kralın oğlu delirmiş diye söylentiler çıkmıştı, rahipler ve Tapınak Şövalyeleri şehirde bir cadı avı başlatmışlardı. Akka’da hüküm süren Kabil Çocukları prensinden, yaşlılardan ve diğer kardeşlerimizden haber yoktu, muhtemelen kaçabilenler bu cadı avından kaçmak için kendilerini tamamen gizlemişlerdi.
Nicole güvenle kalabileceğimiz bir yer bulmak için bizden ayrıldığında yine belanın bizi bulması gecikmedi. Tapınak Şövalyeleri ile haç suretinde bir kutsal emanet taşıyan rahipler, aralarına gizlendiğimiz yoksul hacıları topladılar. Herkesi tek tek haçı öpmeye zorladılar. Kutsal emanete dokunmamız durumunda yanıklar içinde kalırdık ve bizi hemen şeytan olarak yakmaya yeltenirlerdi. Ayrıca buradaki şövalyeler Avrupalı muhafızlardan kat kat iyi donanımlı ve çok iyi eğitimli savaşçılardı. Açığa çıkmayı göze alamazdık. Kalabalık arasından kaçmaya çalışırken bizi gördüler, kovalamaca başladı. Neyse ki insanüstü hızıma yetişmeleri mümkün değildi fakat kardeşlerimden uzak kalmıştım. Yeniden bir araya geldiğimizde ikisini de iyi gördüğüme çok sevinmiştim.
Tanrı yolumuzu eski bir mezarlığa yönlendirdiğinde burada Kapadokya klanından kardeşlerimiz ile karşılaştık. Bize yer altındaki mezarlarda güvenli sığınaklar sundular. Ertesi gece araştırmalarımız sayesinde rahipler ile şövalyelerin de peşinde olduğu bir cadı olan Tarsuslu Sofya’yı önce biz bulduk. Hermetik sanatına vakıf bir büyücüydü, ademoğluna yasaklanmış güçlere hükmediyordu. Tanrımız Raul kardeşime sonsuz merhamet bahşetmiş ve bu yolla, aynı Kabil’i tövbeye çağıran melekler gibi Sofya’yı son kez tövbeye çağırsa da bu çağrı reddedildi, her zaman olduğu gibi, kibrin sonunda sadece ve sadece kan aktı. Cadı neredeyse hepimizi yok eden bir ateş büyüsü yaptıktan sonra ona tüm kudretimle saldırdım, benden kaçtıysa da şövalyelerin ve rahiplerin yoluna çıktı, oracıkta öldürüldü.
Cadı öldükten sonra şehirdeki karmaşa bir nebze olsun dindi. Geceler bizim için daha güvenli oldu. Rahipler, şövalyeler, sorgulamaları durdurdular. Hizmetkârımız Nicole, bize Akka’dan Kudüs’e gidecek büyük bir kervanda yolculuk etmemiz için Ermeni muhafızların koruduğu güvenli sandıklar hazırladı. Yeniden uyandığımızda kutsal şehre varmıştık.
Kudüs artık Sultan Selahattin Eyyübi’ye hizmet eden Müslüman valilerin yönetiminde… Hattin Muharebesi sonrası Haçlılar kıyı şeridine atılmış, Kudüs yeniden İslam’ın eline geçmiş vaziyette. İngiltere Kralı Richard, Selahattin ile yenişemeyip evine döndükten sonra kırılgan bir barış ortamı var. Bu arada şehirdeki Kabil Çocukları da çokça gruba ayrılmış durumdalar, Kudüs’te hüküm süren kudretli bir prens veya tek bir güç odağı yok. Şehre varınca, Paris’te bize söylendiği üzere Bernandus kardeşi bulduk, bize başta çok az açıklama yapsa da ona yardım edip çokça macera atlattık. Tremere Klanından rezil mahluklar tarafından yok edilmek üzere olan Ayşe kardeşimizi kurtardık, delirmiş bir haçlı şövalyesi kandaşımızın da izini sürüp onu kurtarmaya çalışsak da nihayetinde Assamite bıçaklarıyla katledildi.
Tüm sorularımızın cevaplarının, şehrin dışında Zion Tepesi’nde yaşayan, Adonyah olarak anılan gizemli bir yaşlı adamda olduğunu fark ettim. Kardeşlerimin ilk anda şüpheleri olsa da Tanrı beni bu adama yönlendirdi. Adonyah’ın gündüz de yürüdüğünü ve en az iki bin yıldır hayatta olduğunu anladığımızda, onun efsanevi Golconda hikmetine ulaşmış bir kandaşımız, bir yaşlımız olup olmadığını merak ettik. Bize “Hoş geldiniz Kabil’in Çocukları… Hoş geldiniz genç evlatlar…” diye seslendi. Her sorumuzu yanıtlamasa da o gün tüm Kudüs’ü tehdit eden durumu açıkladı ve bize, Nosferatu Klanından kardeşlerimizin bile girmeye çekindiği, şehrin altındaki yer altı tünellerinde kullanışlı olacak çok eski bir harita verdi. Adonyah’ın varlığı bile Tanrı’nın açık seçik mucizelerinden biridir…
Malkavian Atası – Kudüs’te Delilik
Adonyah’ın hikâyesine göre kendisi antik İsrail Kralı Davud’un oğullarından biri ve aslında ilk veliaht imiş… Davud, krallığı Süleyman’a bırakmaya karar verdiğinde bunu tevazu ile kabullenmiş. Kendisi Kabil’in Çocuklarından olmamasına rağmen, bugüne kadar ölmeden nasıl yaşadığının gizemini bize anlatmadı. Tanrı’nın hikmeti dedi geçti… Adonyah, eski çağlarda Micah adında, Antediluvian jenerasyonundan, Malkavian Klanının atası olan yaşlımız ile arkadaş olduklarını söyledi. Micah kendini Süleyman’ın şehrinin altındaki tünellerin en derinine gömmüş ve orada uykuya dalmış. Yine de Micah’ın bir çocuğu, bu tünellerde şehre yakın vaziyette dolanmaktaymış. Şehir sonraki asırlarda defalarca yıkılıp yeniden yapıldığında, İsrail Krallığı yıkılıp bölgeye Akad, Pers, Yunan, Roma, Bizans, en son da İslam hükümdarları geldiğinde, zamanla tüneller labirente dönmüş.
İlk Haçlı Seferi’nde Kudüs düştüğünde yapılan katliamlar, uyuyan Micah’ın huzurunu bozmuş. Çocuğu aracılığıyla zihinlere hükmedip delilik yaymış, katliamlar artmış, kan oluk oluk akmış. Bu dönemde şehre gelen haçlı şövalyeleri arasındaki kandaşlarımızdan beşi delilik tesirinde labirente girmişler. Micah’ın çocuğunu yakalayıp en büyük günahlardan birini işlemişler, kanının son damlasına kadar içip diablerize etmişler. Micah, delilik tesirini onlar üzerinden yeniden salmak üzere. Bu beş şövalyenin bulunması için labirente girmeye niyetlendiğimizde Adonyah bize Micah’ın kanından beş damla verdi.
21 Mart 1197 gecesi labirente girdik. Harabeye dönmüş tünelleri, suları Micah’ın deliliğini taşıyan yer altı nehirlerini haritamız sayesinde aştık. Şövalyelerden birini kurtarmayı ve Micah’ın kanıyla zihnini yerine getirmeyi başardık. Sonunda aşırı miktarda garip böceğin hepsinin de aynı bölgeye ilerlediğini fark ettiğimizde Zion Dağı altındaki kilisenin alt tünellerine vardık. Burada diğer üç şövalyenin, şeytana tapan kafir klan Baali üyeleri tarafından esir tutulduklarını, işkenceye maruz kaldıklarını gördük. Baali kafirleri, delirmiş esirlerden Malkav atasının yerini öğrenmeye çalışıyorlardı.
Çok çetin bir dövüş oldu. Kafirlerden birini hakladım ama kalan ikisi beni alt ettiler. Şükür ki Tanrı’nın yardımıyla diğer kardeşlerim iki kafirden birini ateşlere yem etmişler, diğerini de kaçmak üzereyken yok etmişler. Beni kendime getirdiklerinde onlara minnetlerimi sundum, yaralarımı kanın gücüyle iyileştirdim. Kalan üç şövalyeyi de Micah’ın kanıyla kendilerine getirdik. Son damlanın kokusu Gilderoy kardeşimi cezbetti, Malkav’ın kanını içtiği anda muhteşem bir kudrete kavuştu. Umarım sonraki gecelerde başına felaketler gelmez.
Tünellerden çıkınca dört şövalye kandaşımızı Adonyah’ın yanına götürdük, onları yaşlı adamın gözetiminde bıraktık. Şövalyelerin zihinleri kendine geldiği için Micah yeniden huzurla uykuya dalar ve Kudüs’ü bir kez daha kana bulayacak olaylar vuku bulmaz diye umduk. Artık görevimiz tamamlanmıştı. Kardeşlerim Raul ve Gilderoy, hizmetkârımız Nicole ile dönüp Kudüs’ten ayrılmaya karar verdiler. Önce Akka’ya, oradan da Fransa’ya döneceklerdi. Ben ise bunu seçmedim. Kutsal topraklara boşuna gelmemiştim, artık benim yerim burasıydı… Onlara beni hatırlamaları için hediyeler verdim, onlardan da hediyeler aldım. Adonyah bana şehir yakınlarında terk edilmiş, harabe halinde bir kilise gösterdi. Kilisenin altındaki mahzenleri kendime ev bildim, buraya yuvalandım.
O geceden sonra çok arasam da Bernandus’u bulamadım. Kendisi de Malkavian Klanından bir kardeşimizdi. Belki de atasının deliliği onun da aklını yitirmesine neden olmuştur. Ayşe kardeşimizi ziyaret ettim, şehirdeki Lasombra Klanı lordunun kendisini koruduğunu, beni de koruması için ricacı olduğunu söyledi. Teşekkür ettim ama içimden düşünmeden edemedim… Lordlar, leydiler… Kandaşlarım bu unvanları ne çok seviyorlar… Bunların hepsinin de fanilerin icatları olduklarını, Kabil’in Çocuklarının tek görevinin, onları geceden korksunlar, Tanrı’nın ışığında yürüsünler diye gütmek olduğunu ne zaman anlayacaklar? Belki de hiçbir zaman…
Yine de ben Tanrı’nın bana biçtiği görevi yerine getirmeye devam edeceğim… Gündüzleri kilisenin mahzeninde uyumaya, geceleri beslenmeye, avlanmaya devam edeceğim…
Roberto di Palermo