Metis’in 1999’da çıkardığı bu seçki, Le Guin’in “The Language of the Night” (Gecenin Dili) ve “Dancing at the Edge of the World” (Dünyanın Sınırında Dans Etmek) kitaplarından derlenmiş on üç yazıdan oluşuyor.
Le Guin’i (1929-2018) tanıtmaya gerek var mı bilmiyorum; ama kısa bir bilgi geçeyim: Antropolog Alfred Kroeber’in kızı, Radcliffe ve Columbia’da edebiyat okumuş, “Mülksüzler” ve “Yerdeniz” serisiyle fantazi ve bilimkurguyu akademik saygınlığın eşiğine taşıyan üç-dört isimden biri. Önsözde önemli bir tespit var: “Le Guin’in romanlarını herkes okur, ama asıl geri dönüp tekrar tekrar okunası olan onun denemeleridir“. Bu kitabı okuyunca bu iddiaya hak veriyorum.
Seçki gerçekten geniş bir yelpazede geziniyor: Bilimkurguda mit ve arketip tartışması; Virginia Woolf üzerinden kadın yazarlığı ve kurmaca sorunsalı (“Bilimkurgu ve Bayan Brown“, “Balıkçı Kadının Kızı“); menopozu konu alan ve bu tabuyu doğrudan hedef alan “Uzaylı Kocakarı“; sosyalist bir bilimkurgu taslağı denemesi olan “Ruhtaki Stalin” (ki bu sonuncusu, solcu bir yazarın devrim sonrası bürokratikleşme ve ihanet temalarını bilimkurgu diliyle nasıl düşündüğünü göstermesi bakımından ayrıca ilgi çekici).
Ama ikinci denemesi “Amerikalılar Ejderhalardan Neden Korkar?” tek başına kitabın çıkış noktası olmayı hak ediyor. Le Guin sorusunu doğrudan soruyor: Bir toplum neden hayal gücünü, kurmacayı, fantaziyi bu kadar aşağılar?
Le Guin cevabını üç eksende kuruyor: Püriten çalışma ahlakı (zevk günahtır), kâr zihniyeti (“bir eylemi yalnızca elle tutulur bir kazanç haklı çıkarır”) ve toplumsal cinsiyet (“hayal gücü “kadınsı” veya “çocukça” sayılıp erkeklik tanımından dışlanır”). Le Guin’in kütüphaneci anekdotu, “Hobbit”’in “gerçeklerden kaçış” gerekçesiyle yetişkin bölümüne sürülmesi, kırk yıl önce yazılmış olmasına rağmen hâlâ tanıdık geliyor: Kurgu, ancak “eğitici” ya da “çok satan” olduğunda meşrulaşıyor; kendi başına bir zevk olarak asla. Le Guin’in burada hayal gücünü tarif edişi de dikkat çekici: “Kâr hedefi gütmeden, kendiliğinden” işleyen zihnin özgür oyunu: değerini tam da faydasızlığından alan bir etkinlik olarak kurgu, bu seçkide Amerikan Püritenliği’ne karşı doğrudan bir polemiğe dönüşüyor.
Durdum, düşündüm. (Kamu spotu değildir!)
Ama beni asıl düşündüren, kitaba adını da verecek kadar merkezi olan “Çuval Kuramı ve Kurgu” oldu. Le Guin burada yine basit ama kökten bir soru soruyor: İnsanlık tarihinin ilk aleti neydi? Cevap genelde “silah” ( mızrak, balta ya da o meşhur maymun kemiği). Ama Le Guin, antropolog Elizabeth Fisher’a dayanarak farklı bir tez öne sürüyor: Paleolitik insanların yüzde 65-80’i toplayıcılıkla besleniyordu, avcılıkla değil; toplanan tohumu, kökü, meyveyi eve taşıyabilmek için önce bir “kaba” — bir çuvala, bir ağa, bir kabuğa — ihtiyaç vardı. Silahtan önce çuval. Kahramandan önce taşıyıcı. Le Guin bunu doğrudan anlatı biçimine bağlıyor: “kahraman hikâyesi” (biri bir şeyi delip geçer, fetheder, öldürür) yerine “çuval hikâyesi” — birbiriyle çelişen, iç içe geçen, taşınan şeylerin bir arada durduğu bir anlatı biçimi önerisi bu.
Bu noktada Silvia Federici’yi düşünmeden edemedim. Le Guin’in çuval kuramı ile Federici’nin ilkel birikim öncesi ortaklaşa/toplayıcı ekonomiler anlatısı aynı sezgiden hareket ediyor: Tarih, fetih ve şiddetin tekelinde değildir. Yani Le Guin bize güzel bir mit sunuyor, Federici ise bu mitin neden bir gün kaybolduğunu, kimin çıkarına kaybolduğunu anlatıyor. İkisini yan yana okumak üretken bir gerilim yaratabilir.
Sonuç olarak, ister fantaziyi ciddiye almak ister teoriyle kurguyu birlikte düşünmek isteyen biri olun, bu seçkide çok zengin bir anlatı bulacaksınız.
Ama tabii ki, yatırım tavsiyesi değildir; karşınıza çıkan ejderhadan korkmamanın garantisi yok; sadece keşfetme cesareti var.
