16 Ağustos 2026 günü Kule Sakinleri’nde yaptığımız söyleşide Batuhan’a bolca ter döktürttüm. Kaçıranlar için daha düşünülmüş cevapları yayınlıyoruz. Tekrardan teşekkürler Batuhan.
Hazal: Kitabı yazma serüveninle başlamak istiyorum. Pek çok fantastik kurgu yazarı kitabı yazmaya başlamadan önce kafalarında bir sahne, bir olay canlandığını ve sonrasında kitabı yazmaya oturduklarını söylüyor (mesela George R. R. Martin, Tolkien vb.). Seni Dördüncü Togan’ı yazmaya iten ilk imge, söz ya da sahne neydi?
Batuhan: Selamlar! Öncelikle hem söyleşi hem de bu röportaj için Hazal’a, Kule Sakinleri’ne ve söyleşiye katılan tüm arkadaşlarıma çok teşekkür ederim!
Kitabın kapağı aslında kafamda ilk şekillenen sahneydi diyebilirim. Kudretli bir ejderha bir şehri yok etmek üzere iken karşısına bir grup kahramanın dikilip ona meydan okumaları sahnesi, bu sahneye giden sürecin anlatılması ve arkasındaki mitolojik hikâyenin keşfedilmesi. Zaten sonunda, editörümle de kitap kapağı nasıl olsun tartışmalarımız sonucunda da bu sahneyi çizdirmeye karar verdik ve Ömer Burak Ünal kapağı resmetti.
Ama bunun dışında tabii ki kitap, incelemekten, okumaktan keyif aldığım pek çok tarihsel olayı, mitolojik efsaneyi ve karakteri bir araya getirmemi sağladı. Dede Korkut hikâyeleri doğrudan Kadir Ata karakterinin canlanmasına yol açtı. Malazgirt benzeri bir çarpışmayı fantastik kurguya taşıyayım derken Kansırtı Kalesi kuşatması ve sonrasındaki muharebe ortaya çıktı. Batının ejderhalarıyla doğunun Anka efsaneleri birleşince de romandaki mitolojik arka plan şekillendi.
H: Kitapla ilerleyelim: Kitap bir harita ile başlıyor. 20. Yüzyılda fantezi kurgu yazarlarının tercih ettiği ve gelenek haline getirdiği bir yöntem. Bir bakıma bir keşfe de çağrı. Roman boyunca bu haritayı ne kadar keşfediyoruz?
B: Romanda kahramanlar haritanın tamamına olmasa da pek çok noktasına yolculuk ediyorlar, bazı yan hikâyeler de onların gitmedikleri ama haritada görünen yerlerde geçiyor. Harita daha ziyade önemli şehirleri, kaleleri, dağları, ormanları, nehirleri ve iki kıtanın arasındaki denizi gösteriyor ama okuyanlar fark edecektir, aşırı ayrıntılı değil. Her köy, her kasaba, her harabe haritada gösterilmiyor.
Hayal bu ya, yarın bir gün bu evrende geçen başka hikâyeler anlatılır, frp oyunları oynanır, kısa öyküler yazılırsa, isteyen herkes bu araları istediği şekilde doldursun, hikâyesinin odağı olarak herhangi bir noktaya başka bir kale yerleştirmek isterse bunu rahatlıkla yapabilsin istedim.
H: Girişi de sırayla ele alacağım. Daha ilk sayfada kavga ve avı birbirine benzetiyorsun ya da en azından sesini duyduğumuz Varlık benzetiyor. Nihai anlamda, yani sonsuzluğa yerleşip bakınca bu ikisini ortak kılan şey içlerindeki şiddet mi yoksa içerik olarak da benzerlikleri var mı?
B: Kitap, dediğin gibi, bir Avcı’nın (âlemler arasında gezdiğini anladığımız bir varlık) sürgünde iken kaderine isyan etmesiyle başlıyor. Kavga ve av farklı kavramlar elbette… Bazı avların içinde kavga da vardır, bazıları ise tek taraflıdır. Doğada bir aslan bir ceylanı kovalarken burada sadece bir yarış görürüz, aslan ceylana yetişirse bir kavga durumu söz konusu olmaz, yarış sona erer ve av biter. Ama örneğin bir peygamber devesi ile akrep arasında çok şiddetli bir kavga yaşanır, kazanan kaybedeni avlayıp yer.
Kitabın başında gördüğümüz varlık hakkında kitapta çok fazla detay vermiyorum, ama burada şunu söyleyebilirim, bu varlık hem yarış hem de kavga içeren avlar görüp geçirmiş. Bu avların sonucunda ise dünyalar şekillenmiş veya yok olmuş.
H: Giriş bölümünde bir söz var ki, sanki romanın bütün halet-i ruhiyesi bundan besleniyor: “Kaderini bilememek” (s. 18). Varlık, sabırlı da olsa, zamanın bilinmezliği içinde delirmeye yaklaşacağını hissediyor. Roman bir bakıma bu bilinmezliği aşma ya da en azından buna müdahale etme biçimin miydi?
B: Bu hikâye sayesinde pek çok şeye dokunduğumu düşünüyorum. En önemli unsurlardan biri de bu evet; bilinmeyenin bilinmezliğini giderme arzumuz, bazı şeyler için biraz sabredebilsek bile sonunda neye evrileceklerini öğrenme hevesimiz… Hayatta pek çok durumda bunu yaşarız, bir flörtümüz varsa ciddi bir ilişkiye dönüp dönmeyeceğini merak ederiz, bir iş başvurusunda bulunmuşsak sürecin sonuçlanmasını beklerken zaman bir an önce aksın gitsin ve sonuç açıklansın isteriz, bir konuda mahkeme sürüyorsa karar belli olsun isteriz. Örnekler tabii ki çoğaltılabilir. Bazen bu kararın çıkması için süreçlerde zaman geçmesi, muhakemenin iyice yapılıp her şeyin etraflıca düşünülmesi gerekir. Bir yere kadar buna hak verip sabrederiz. Ama bir noktadan sonra da sabrımız tükenir. Sürgün edilen varlığın da çok haklı olarak, bir yerden sonra sabrı tükeniyor.
H: Romanda en ilgi çekici şeylerden biri de kadın karakterlerin yeri. Tamarru, Hilan, Nevaz Hatun… Hepsi de kudretliler ve büyük hikayedeki esas kırılmaları onlar yaratıyorlar. Ama diğer yandan her biri norm dışı karakterler. Tamarru ilk saldırıyı yapmasa Gulyabani öldürülmezdi mesela. Yine de alttan altta egemen olanlar ya da en azından ödülü alanlar yine de erkekler (oku Kam değil, Kutlug alıyor sonuçta).
Biz Dördüncü Togan’da kimin hikayesini dinliyoruz? Esas kahraman kim? Tarihe adını yazdıracak olan kişi hangisi?
B: Kadın veya dişi kahramanlar büyük kırılmalara öncülük etsinler istedim, evet. Diğer yandan, bu hikâyenin esas kahramanları da aslında tam olarak erkek kahramanlar değil. Eğer tek bir unsuru esas almamız gerekirse, yazar olarak benim tercihim şu yönde olur; bu esas olarak Kadir Ata ve Urvanu’nun aşk hikâyesidir derim. Ama elbette tarihe adını onlar yazdırmaz. Kutlug veya Hilan yazdırır mı? Orası da meçhul…
İlyada’yı ele alalım… Romanı yazarken hikâyeyi biraz Truva Savaşı öyküsünde olduğu gibi katmanlı kurgulamaya çalıştım. İlyada’da esas kahraman kim? Tarihe kim adını yazdırmış? Veya biri diğerinden daha mı büyük harfle yazdırmış? Kim daha güzel diye karar veremeyen tanrıçalar mı? Helen mi? Paris mi? Akhilleus mu? Hektor mu?
(bkz. soruyla soruyla karşılık vermek, kaçamak cevap vermek)
H: Kitabının destansı bir havası var. Gerek sözcükler gerek üslup yönünden büyüleyici ve bir yandan da mitin içinde gezinen bir kitap. Yer ve zaman, adı konmuş olsa da aslında belirsiz. Bu bakımdan kendi mitini oluşturduğunu düşünüyor musun?
Böyle zengin bir kaynak sunan romanın devamı gelecek mi?
B: Gelecek ama çok da uzatmayacağım. Şu an zaten devam kitabını yazıyorum. Kitaptaki olaylardan 10 yıl sonrasını, kahramanların 10 yıl sonraki durumlarını, ilk kitapta çözülemeyen sıkıntılarla uğraşmalarını, yeni savaşları göreceğiz. Ama bu kitapla hikâyeyi, en azından bir süreliğine, biraz derleyip toparlamayı istiyorum. İkinci kitaptan sonra, eğer her şey yolunda giderse, yazmak istediğim başka şeyler, girmek istediğim farklı alanlar var. Dolayısıyla ikinci kitap olacak ama bu hikâyenin bir üçüncü kitabı gelmeyebilir.
Gelirse de yakın zamanda gelmeyecek.
H: Kitabında çok temel bir erdemin ya da arzunun sürekli vurgulandığını düşünüyorum: Adalet. Kavga ve av konusuna kadar geri götürebiliriz. Sence Dördüncü Togan’da adaletin yeri nedir? Adalet sağlanabildi mi? Adaletin yeri kitapta nedir?
B: Adalet hepimizin hayatında çok güçlü bir kavram. En küçük meseleden tut en büyük mevzulara kadar adalet arıyoruz. Konudan biraz sapıyorum özür dilerim ama; Punch diye bir maymuncuk vardır mesela, hayvanat bahçesinde diğer maymunlar onu istemedikleri için hepimizin içi parçalanmıştı. Ona karşı adil olmalarını dilemiştik aslında, her çocuk sevilmeyi hak ederdi, ama ona kimse sevgi göstermemişti. Geçen yeniden denk geldim, Punch büyümüş, yeni doğan bebek maymunlara muazzam ilgi gösterip onlara kol kanat geriyormuş. Punch ona yapılanı yapmamış, ona karşı adil olmadılar diye bir zalime dönüşmemiş, (ki bu konsept pek çok hikâyedeki kötü karakterin arka planıdır) o kendisi adil olmayı seçmiş.
Bu tarz meselelerde haliyle adil olanın ne olduğunu belirlemek kolaydır. Küçük tatlı bir maymuncuk sevilmeli, ona şefkat gösterilmeli elbette… Ama ya adalet, bazen bir dünyanın yok edilmesi anlamına geliyorsa? Dördüncü Togan özelinde adalet sağlandı mı? Bence sağlanmadı. Hüküm verilemedi. Ama bu tema da doğrudan işlemek istediğim bir şeydi. Anka yavrularından biri hüküm vermesi için zorlanıyor ama o hükmü bir türlü vermek istemiyor. Kendini bir yargıç konumunda görmek istemiyor.
H: Ursula K. Le Guin ejderhalardan korkmanın sebebinin özgürlükten korkmak olduğunu söyler bir denemesinde. Kitapta da kolektif bir korkudan bahsediyorsun, önüne çıkanların tavrını ise hiç de cesur olarak tanımlamıyorsun. Peki sence ejderhalardan neden korkulur?
Diyelim ki ejderha ile karşılaştın, ne yapardın?
B: Ursula K. Le Guin çok felsefi bir açıdan yaklaşıyor. Ona muazzam saygı duymakla birlikte, ben biraz daha dünyevi bir açıdan da bakıyorum. Ejderhalarla gerçek hayatta belki en yakın bağ kurabileceğimiz hayvanlar, dinozorlar. T-Rex’i ele alalım. T-Rex dünyada soyu tükenmemiş bir varlık olsaydı, ona karşı ne hissederdik? İlk çağlarda bir köyde yaşayan ilkel bir avcı olsaydık ve T-Rex bir anda köyümüze gelip insanları parçalasaydı muhtemelen ondan nefret ederdik ve çok korkardık, fırsatını bulursak da diğer avcılarla bir olup onu öldürmeye çalışırdık. Öte yandan, Jurassic Park filminde gösterildiği şekilde, modern dönemde bir adada T-Rexler yaşasaydı, o hayvanlara hayran olur, doğal yaşam alanlarının korunmasına uğraşırdık.
Benim ejderhalara olan korkum ve hayranlığım da bu doğrultuda diyebilirim. Kitabımda ejderhaları aynı zamanda insan kılığına da girebilen, konuşan, düşünen, mitolojik düzenin bir parçası olan, Anka yavrusu olan varlıklar olarak konumlandırdım. Bu yönleriyle sadece yok eden varlıklar değiller… Ama bir şeyi yok etmeyi kafalarına koyduklarında, onların gazabından gerçekten korkulsun istedim.
H: Kitaptan çıkıp biraz da senin hakkında konuşalım. Masa başında oyun oynatırken zarın rastlantısallığıyla ilerlenir, oysa masa başında oturup yazdığında tanrısal bir belirleyiciliğe sahipsin. Bu ikisi arasındaki çatışmayı nasıl yönettin? Yoksa ilki mi ikincisine sebep oldu?
B: Hikâye anlatıcılığı yapmanın, FRP oynamanın keyfi bambaşka… Roman yazmak aslında daha kolay, dediğin gibi her şeye ben karar veriyorum. Diğerinde bir kaosu yönetmen veya sonuçlarını oyunculara aktarman gerek ve en önemlisi, hikâyenin tohumlarını sen atmış olsan da onu büyütenler ve kahraman olanlar oyuncular. İkisi birbirlerini tabii ki çok beslediler. Ama sonuçta benzer yanları olsa da ikisi bambaşka farklı disiplinler… Roman yazmak edebi ve biraz da yalnız bir uğraş. Oyun oynamak ise öncesinde oyunu yazma kısmı dışında çok sosyal bir olay, birlikte yapınca eğlenceli ve yer yer aşırı tiyatral oluyor. Ben şanslıyım, ikisinden de çok keyif alıyorum ve ikisine de biraz yeteneğim var.
H: Son olarak okuyuculara, okumuş ya da okuyacak olanlara söylemek istediğin bir şey var mı?
Süpersiniz dostlar. Yarın bir gün azıcık ünlümsü olursam, “biz bu çocuğu ilk kitabını yazdığı günlerden biliyorduk, okumuştuk” diye haklı olarak hava atarsınız. Şaka bir yana, bugünlerde beni duyup, “dur len, bir şans vereyim bakayım” diyen herkese çok teşekkür ederim. Kolay değil hakikaten, kitapçıda hiç adını sanını duymadığın bir yazarın kitabını para verip alacaksın, zaman ayırıp okuyacaksın, iyi mi çıkacak kötü mü çıkacak, hoşuna gidecek mi, vakit kaybı mı belli değil… Bu riskleri alıp beni okuyanlara kocaman sevgiler!
