İlk hayatımda bilgiden ve erdemden çıplak bir zihnim vardı. Bu eksikliğimi rüzgârda titreyen bedenime bir kılıf bulduğum kadar kolay gideremedim. O zamanlar, kıtayı ortadan ikiye ayıran Hüküm Duvarı henüz inşa edilmemişti. İnsan toprakları bereketli ve temizdi.
Benim yolculuğum Kutsal Adalar’da başladı. Hiçbir hayatımda ait hissettiğim bir yer olmadığı gibi, Kuzey’deki adalar da bana yuva olamadı. Oradan kaçışım hafızalarımda pek bir bulanık. Sonsuz gibi gözüken okyanusu nasıl geçtiğimi de hatırlamam, kanatlarımı işlevsiz hale getiren darbeyi de anımsamam zordur. Bildiğim tek şey, Kutsal Adalar’ı terk etmem yasaktı ve bedeli tek başıma ödeyemeyeceğim kadar ağırdı.
Ölümlülerin kıyısına çıktığım zaman, doğduğu vatanı unutulmuş bir melodi gibiydim. Bu toprak bana geldiğim yeri hatırlatıyordu. Hayvanlar, gök, kokular… Vatanımdaki hallerine aynı şairin kaleminden çıkmış iki şiir kadar benziyordu. Bazı kafiyelerin yerini keşfetmem zaman almış olabilir ama özünde farklı toprağa ekilmiş aynı tohumlar olduğumuzu anladım.
Ne yazık ki buradaki insanlar kokuyordu. Bozuk konuşuyorlardı. Bazen bakışlarının ardına gizlenmiş tehlikeli düşünceleri sezebiliyordum ama onları sevmeyi öğrendim. Pek çoğu için benim gibi bir yabancının varlığı önemsizdi. Kanatlarımı her daim saklıyordum. Beni onlardan farklı kılan tek özelliğim, siyah kaşlarımın altında birer yıldız gibi ortaya çıkan beyaz gözlerimdi. Onlar için görme yetisinden uzak birisiydim. Bu role uyum sağladım. Yeterince yaklaşanlar içinse tedirgin edici bir gerçeği barındırıyordu gözlerim: Ben sizden biri değilim…
İnsanlığın en büyük icadına rast gelene kadar yolculuklarım rotasızdı. Bir gün, kendilerine takındıkları isimlerle birbirlerini yöneten adamları buldum. Hızlı konuşuyor, gerektiği kadar yaklaşıyor ve arzu ettiklerini koparana kadar yanınızdan ayrılmıyorlardı. Fazla yaklaşan hiçbiri varlığımdan rahatsız olmadı. Neticede beni de yönetmek istiyorlardı. Yaşamak için duvarlar dikmiş, barınaklarını geliştirmiş, kültürler zincirine birbiri ardına o kadar fazla kavram eklemişlerdi ki sonunda yaşadıkları yeri bir bulmacaya çevirmişlerdi. Daha sonradan bu kültürel inşaya kent ismini verdiklerini öğrendim.
Hayran olmuştum. Türdeşlerimin dizginsiz bir şekilde inşa ettiği bu gerçeklik aklımı başımdan uçurmuştu. Kentin sokaklarında geçirdiğim her dakika aştığım okyanusun dinmez dalgaları gibi beni sarsıyordu. Geldiğim yerde bu birlikteliğe ihtiyaç yoktu, gereksizdi, anlamsızdı… Fakat bu birliktelik beraberinde var olamayan pek çok değeri tıpkı benim kıyıya vurduğum gibi insanlığa getirmişti. Sahip oldukları zenginliğin bir sınırı olmadığını şimdiden görebiliyordum.
Böylece onlarla paylaşmaya karar verdim. Çünkü korkuyorlardı. Dostlarından, düşmanlarından, gelecekten, tanrılardan… Göremedikleri, bilmedikleri her şeyden korkuyorlardı. Bu korku onları yavaşlatıyordu. Kendilerini korumak için önceliklerinden vazgeçiyorlardı. Derin hüznüm beni sakladığım gerçeği paylaşmaya sürükledi.
Kutsal Adalar’da karanlık yoktur. Gölgeler zihinlere bile giremez. Sınırları ışıkla mühürlüdür. Onlara en büyük özgürlüğü verdiğimi zannederken fark etmeden en büyük pişmanlığımın kapısını aralıyordum. Geceleri dışarı çıkmadıklarını, yüzü gözükmeyenlere güvenmediklerini, ateşin başından ayrılmaktan korktuklarını gördükçe onlar için üzülüyordum.
Gözlerimin içine dokunmuş olan örtüyü ilmeklerine kadar söktüm. Beni her kim yarattıysa, ondan utanarak beyazın parmaklarıma akmasına izin verdim. Gözlerimin rengi kararırken hava aydınlandı ve ellerim birer meşale gibi yandı. Ben onlara birazcık daha benzedim ama onlar kendilerinden onlarca adım uzaklaştı.
Parmaklarıma dökülen ışık artık bana ait değildi. Sayısı gökteki yıldızlara ulaşana kadar dağıttılar ve topraklarını ışıkla beslediler. Bu ışık ne kutsaldı ne de bereketli. Yalnızca zihinlerinde yeni gölgeler yaratacak kadar kuvvetliydi. Onlara öğretmeme gerek yoktu. Onlar birbirini yönetmek için yaratılmıştı ve isim vermek için. Işığa yaban ismini verdiler. Yönlendirmeyi, değiştirmeyi ve yönetmeyi bilenlere de yabancı dediler. İsim verme konusunda gerektiğinden fazla iyilerdi.
İlk dokundukları andan itibaren onu hissettiler. Işığın içinde gezen, verdikleri her şekle bürünen, nefesleriyle isimlendiren, nabızlarında dolaşan, bakışlarıyla yöneten, ziyaretiyle Kutsal Ada’yı dalgalara boğan, hiddetiyle Güney Toprakları’nı yakan Yabancı’yı fark ettiler. Ona karşı koymadılar. Her bir zerresi varlıklarına kadim bir güç katıyordu.
Onun hikâyesini hiçbirimiz bilmiyorduk. Atalarımızı su gibi içtiğini, ayaklarımızı kaydıran çölün ve nefesimizi çalan bataklığın o olduğunu tahmin edemezdik. Yüreğimizi yakan güneş oydu.
Atalarımız onun ziyaretine karşı direnmişti. O yok olmuştu. Getirdiğim ışık ve Kutsal Adalar’a mühürlenen her şey onun kalıntılarından birer parçaydı. Işığı saldığım zaman uyanmadı ama Yaban için açılan her dudak, sarf edilen her nefes, taşınan her can onun durmuş kalbine vurulan bir darbeydi. Söylediğim gibi ben çıplaktım. Ben bir yabancıydım. Onu tanımak için yakınlaşmaktan fazlasına ihtiyacım vardı. Size Yabancı olanı anlatacağım ki onu bilin, tanıyın. Böylece size sunduğu tekliflerin hepsini reddedin ve onu geldiği yere geri gönderin. Onunla tanışmak için üç ömürlük bedel ödedim ve çok yakında yeniden gözlerimi açacağım. Tükettiğim her nefeste o daha da güçlendi, ona yaklaştığım her adımda benden on adım uzaklaştı. Onun var olduğu dünya bize yabancıdır. O var oldukça biz kendimize yabancı olacağız ve sonunda geriye tanıdığımız hiç kimse kalmayacak.
Ben dört defa doğdum.
Kanatlarımla ışığı geceye taşıdım.
İnsanlığı Yabancı’yla tanıştırdım.
Nefesim tükendiğinde beni Yanan Diyar kucakladı.
Boynuzlarıma kadar battım ve geri gelmeyi başardım.
Günahlarımı insanlara anlattım.
Oburlaştım ve yaşlandım üçüncü nefesimde…
Bilgelik ve zekâyı kuşanacak kadar yaşadım.
Duvarlar inşa ettim ve Yabancı’ya karşı savaşmayı öğrettim.
Bir gün yeniden uyanacağım.
Tıpkı onlar gibi Yabancı’yı arayacağım.
Biliyorum ki sonumla tanışacağım.