Okuyoruz ve Yargılıyoruz: Profesör Andersen’in Gecesi

(Görsel Javier Olivares’e aittir.)

Geçenlerde kütüphanede dolaşırken varoluşçu bir cinayet romanı olduğu iddiası taşıyan bir kitaba rastladım; Dag Solstad’tan Profesör Andersen’in Gecesi. Oldukça ince bir kitap olmasına rağmen okurken beni biraz zorladı açıkçası. Çünkü roman bir suç hikâyesinden çok ahlak, sorumluluk, yalnızlık ve insanın kendine anlattığı hikâyeler üzerine tuhaf ve huzursuz edici bir iç hesaplaşmadan oluşuyor bence. Kitabı okumam yaklaşık bir hafta sürdü ve son sayfa da bittikten sonra ne hissettiğimden pek emin değildim. 

Kitap yetişkinler için bir masal havasında başlıyor. Noel gecesi, dışarıda soğuk bir hava ve sıcacık, konforlu evinde tek başına bir adam… Profesör Andersen yemeğini hazırlıyor, kendiyle sohbet ediyor, ritüellerinin geçmişini anıyor. Dışarıdan bakıldığında belki biraz melankolik ama sakin bir akşam geçiriyor ve biz de bu mahrem anı onunla paylaşıyoruz. Sonra karşı apartmanda işlenen bir cinayete tanık oluyor ve masalın içine korkunç bir şey sızıyor. Ama işin tuhafı şu: masal tamamen bozulmuyor. Cinayetten sonra da Andersen, Profesör Andersen olmaya devam ediyor.

Romanın meselesi de bundan sonra cinayetin kendisi olmaktan giderek uzaklaşıyor. Öldürülen kadının kim olduğunu, nasıl bir hayatı olduğunu, ailesini, sevdiklerini bilmiyoruz. Katilin maktül ile ilişkisini, motivasyonunu dahi öğrenmiyoruz. Kitabın kalanını katil yakalanacak mı diye okumuyoruz. Bunun yerine Andersen’in zihninde sıkışıp kalıyoruz. Dünyayı onun gözlerinden görüyor, düşüncelerini okuyoruz ama tuhaf biçimde ona da yaklaşamıyoruz. Bu bence epey garip çünkü teknik olarak bir insana bundan daha yakın olamayız ki…

Andersen de katili anlamaya, ona hak vermeye ya da onu aklamaya çalışmıyor aslında. Cinayeti tamamen kendisiyle ilgili bir meseleye dönüştürüyor. Bence diğer insanlarla ilişkilerinde de benzer bir durum var. İnsanlar onun dünyasında var olmuyor, onları kendi iç dünyasında yarattıkları yankı üzerinden deneyimliyor. Arkadaşları, eski karısı, öğrencileri… 

Hatta katil bile bir süre sonra “katil” olmaktan çıkıp Andersen’in kendi ahlaki durumunu düşünmesi için kullandığı bir nesneye dönüşüyor. Aşırı benmerkezci bir bilinci var. Başkasının başına gelen bir şey bile onun zihninde hemen “bu benim hakkımda ne söylüyor” sorusuna dönüşüyor.

Cinayeti neden ihbar etmediğine uzun süre mantıklı bir sebep bulmaya çalışıyor. Bu sırada zihni durmadan çalışıyor. Açıklamalar üretiyor, onları reddediyor, yenilerini üretiyor. Bedeni de bu duruma eşlik ediyor; kendisini hasta hissediyor. Sonunda kendisinin kabul edebileceği bir açıklamaya ulaştığında ise rahatlıyor. Oysa dış dünyada değişen hiçbir şey yok. O kadın halâ ölü, katil halâ orada ve Andersen halâ polisi aramamış durumda. Değişen yalnızca Andersen’in kendi davranışıyla yaşayabilmesini sağlayacak bir açıklama bulmuş olması. 

Bence burada Andersen’in en belirgin özelliklerinden biri ortaya çıkıyor: Eylemlemek yerine yorumlamak. O zaten bütün yetişkin hayatını bunu yaparak geçirmiş bir edebiyat profesörü. Akademik kariyerini Henrik Ibsen’in Kongsemnerne adlı oyununa adamış. Oyunun İngilizcede The Pretenders adıyla bilindiğini öğrendiğimde konusunu bilmesem de bunun Andersen açısından oldukça anlamlı olduğunu düşündüm. Çünkü Andersen’in kendisi de bir anlamda hayatı boyunca kendi kimliğinin gerçekliğinden kuşku duyuyor gibi. Gerçekten o kadar entelektüel mi? Gerçekten o kadar medeni mi? Gerçekten ahlaklı mı? Yoksa bütün bunların nasıl görünmesi gerektiğini öğrenmiş ve onları taklit mi ediyor? İnsanlarla arasındaki mesafenin nedenlerinden biri bu bence. Andersen yalnız bir adam ama yalnızlığı bana kendi başına zaman geçirmekten huzur duyan birinin yalnızlığı gibi gelmiyor. Sanki bir tarafı başkaları tarafından görülmek istiyor, diğer tarafı ise insanların ona yakından bakarsa sanıldığı kişi olmadığını fark etmelerinden korkuyor. Aynı zamanda romanda açıkça ya da üstü kapalı bahsedilen hiç kimseyi kendine denk görmüyor. Belki bu yüzden de mesafesini koruyup onları eleştiriyor ve aradaki mesafe sayesinde sadece kendi gösterdiği kadarının eleştirilmesine izin veriyor. 

Bu açıdan bakınca cinayet Profesör Andersen için korkunç bir sınava dönüşüyor. Bir edebi metni eleştirmek güvenli; arkadaşlarının hayatlarını gözlemlemek de öyle. Geçmişini, ilişkilerini, hatta kendisini bile sonsuza kadar incelemek de. Çünkü bunların kesin bir sonuca ulaşması gerekmiyor. Her zaman başka bir açıdan bakmak ya da fikir değiştirmek mümkün.

Eylem ise kesinlik taşıyor. Polisi ararsan aramış olursun. Arkadaşına bir cinayete tanıklık ettiğini anlatırsan anlatmış olursun. Başka bir insanın hayatına müdahale edersen artık yalnızca bir gözlemci değilsin. Andersen ise gözlemci olmayı bırakmak istemiyor.

Bu sebeple onun polisi aramamasını yalnızca korkaklık olarak okuyamıyorum. Yaptığını savunmuyorum fakat onu biraz anlayabiliyorum. Çünkü Andersen’in genel olarak dünyayla kurduğu ilişki bu: Bir şeyle karşılaştığında eyleme geçmek yerine onu yorumluyor. Karşısındaki şey Ibsen’in bir oyunu da olsa, kendi geçmişi de olsa, şahit olduğu bir cinayet de olsa.

Kitap boyunca ara ara ortada bir cinayet olup olmadığını sorguladığım zamanlar oldu. Çünkü elimizde Andersen’in gördüğünden bağımsız bir doğrulama yok. Ama bunun cevabı önemli de değil aslında çünkü biz de Anderson’un zihnine mahkumuz. Onun gördüğünü görüyor, onun bildiğini biliyoruz. Ötesine ulaşmamız mümkün değil. Biz pencerenin bu tarafında, evin içindeyiz; burası sıcak ve güvenli. Andersen’in beraber onun ritüellerinin, düşüncelerinin ve alışkanlıklarının yanındayız. Ve Andersen sadece bakıyor.

Profesör Andersen’in Gecesi, benim için en sonunda bir cinayet romanından çok hayatı yaşamaktan ziyade yorumlamaya alışmış bir insanın hikâyesi. Andersen hayatın seyircisi olmayı o kadar uzun süredir sürdürüyor ki bir gece karşısındaki pencerede artık yalnızca seyredemeyeceği bir şey gerçekleştiğinde bile bildiği tek şeyi yapıyor: Seyretmeye ve yorumlamaya devam ediyor.