Kendini Olduğun Gibi Kabul Etme Saçmalığı ve Kütüphanede 6 Saat Ders Çalıştım Yalanı

Yazı dizimizin önceki yazılarına aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz:

  1. http://mahzendergi.com/2019/07/22/alt-kultur-sorumluluk-bilinci-depresyon-ve-y-neslinin-yolculugu/
  2. http://www.mahzendergi.com/2019/08/27/yunan-tanrisi-pan-kurban-etmek-cay-bardagi-ve-var-olmayan-ulke/

Bütün canlılar bir ara var oluyorlar ve bir müddet sonrasında varlıkları son buluyor. Bitkisi ya da hayvanı, canlı dediğimiz ne varsa bu acı gerçeğe tabii. Ve elbette canlılığın sonu olmadıkça da “canlı” kavramı anlamını kaybediyor. Ve neredeyse eminim, aynı sebep yüzünden de canlı olmak çok kıymetli. Canlı kalmak ise, yani hayatta kalmak, canlıların sahip olduğu su götürmez en güçlü içgüdü. Her türlü yaşam formunun, tek hücrelisinden çok hücrelisine kadar, bütün yaşam formlarının bir tür hayatta kalma içgüdüsü mevcut. Elbette bu canlının biyolojik hiyerarşideki sıralaması yükseldikçe çok daha kolay gözlemleyebiliyoruz bunu ama Biyomühendislik okumuş birisi olarak rahatlıkla şunu diyebilirim ki, en basit canlıda bile bu içgüdü aynı derecede kuvvetli. Kendi vücudumuzda bulunan her bir hücremiz, dokumuz ve organımız bile bir şekilde hayatta kalmaya programlı ve progresif şekilde bütün organizmayı hayatta tutuyorlar. Bu “hayatta kalmak” öylesine derin bir şekilde işlemiş halde ki bünyemize, her hangi bir bilinci olmayan canlı hücrelerde kendini gösteren yegane şey. Her hücrenin yaptığı her şey, ki metabolizma yolaklarını bir görseniz siz de karmaşasını anlarsınız, yalnızca ve sadece normal şartlarda, stres altında, o şartlarda ya da bu şartlarda kendi varlığını sürdürmek üzere yaptığı şeyler. Hücre “Dur burası çok tuzlu oldu, ben iyisi mi şu sekonder metabolizmayı başlatayım.” demiyor. Ortamda var olan moleküllerin miktarı daha doğrusu yoğunluğu, tıpkı yer çekimi ya da herhangi bir doğa kanunun işlemesi gibi kendiliğinden devreye giriyor. Bir bilinç söz konusu değil yani. Nitekim var olan şartlarda zaten yolaklardan birisini kullanamıyorsa, hücrenin ölümüyle karşılaşıyoruz. Her ne kadar sormak mümkün olmasa da şahsen hücrenin ölmek üzere olduğunu farkettiğini sanmıyorum.

Organizmalara geçtiğimiz zaman, özellikle bilince kavuşmuş ve varlığını bilen yüksek canlılarda ki bunun içerisinde sadece hayvanlar değil, bitkiler de mevcut, ölüm korkusu olmayan ufacık hücrelerin birleşip oluşturduğu bu karmaşık canlıda bir ölüm korkusunun dışa vurduğunu görüyoruz. Elbette türden türe tepkiler değişiyor. Ancak tehlike bir şekilde seziliyor ise, canlı buna bir tepki veriyor. Yaşamını tehdit eden bir şey olursa, bu tehditten kurtulmaya ya da oluşan hasarı gidermeye yönelik bir takım şeyler yapıyor.

Peki ama insan dışında başka hangi canlı kendisinin bir gün öleceğini biliyor? Hayvanların ölüme verdikleri farklı tepkiler var. Ve hepsi gerçekten “ölüm tehlikesi” varlığında ortaya çıkıyor, tehlike geçtikten sonra olayın şoku bir süre travmaya sebep oluyor belki. Ancak gerçekten tam anlamıyla “ölümle yüzleşme” durumunun yaşanmadığını görüyoruz. Bizlerin, bu bahsettiğim duruma en uygun tecrübesi 6. kattan aşağı düşen kediler. Bu canlar düşüyorlar, ölmezlerse bir yere saklanıyorlar. İstisnası vardır elbet ancak bildiklerimin sanırım hepsi olayın ardından bir süre iştahta azalma, bir köşede pısıp kıpırdamadan durmak gibi tepkiler veriyorlar. Bu tepkiler zaman içinde aşılıyor çoğu zaman. Bildiklerim bir hafta 10 gün süren bir depresyon gibi. Ancak bu durumun kedinin -anlaşılır şekilde- sahip olduğu ağrılardan ötürü olabileceğini de unutmamak gerek. Soramadığımız için, hayvanın düşme kaynaklı bir ağrıdan mı yoksa korku yüzünden yaşadığı travma mı olduğunu bilemiyoruz. İkisi de vardır belki.

Ponçirik

Ancak, mesela adı Ponçirik olsun, 6. kattan düşen Ponçirik kendini toparladıktan sonra sanki hiç bir şey olmamışçasına bizim dangalaklığımızdan ötürü hala sineklik takıp önlem almadığımız o balkon demirinde yürüyor ve tekrar düşebiliyor. Aynı süreci 3 defa, 4 defa yaşayan kediler biliyorum. Ölümle dans-düşme-depresyon-düzelme-ölümle dans-tekrar düşme… Sonu gelmeyen bir döngü gibi. Şimdi Ponçirik’in sorumsuz bir pislik olan sahibini bir kenara koyarsak, bu Ponçirik için 2 seçenek mevcut. Ponçirik ya bambaşka dertleri olan, intihara meyilli bir adrenalin bağımlısı psikopat ya da “ölmek” kavramından haberi yok. Ve en enteresanı, Ponçirik mesela, daha evvelden yavrusu ölmüş, hatta belki yavrusunu kendisi öldürmüş bir dişi kedi olabiliyor. Kendisinin “ölüm” kavramından haberi olsa bile kendi başına da öyle ya da böyle geleceğinden haberi yok sanki.

İnsan, Ponçirik’ten çok farklı. Hepimiz bir gün öleceğimizi gerçekten çok erken yaşta öğreniyoruz. Hatta belki de zaten biliyor halde doğuyor, sonradan adını koyuyor ve başkalarının başına geldiğinde de empati yapabiliyoruz. Ama “Ben asla ölmeyeceğim.” diye düşünen ve buna inanan insan yok (Acerarak ve diğer Lich arkadaşlar hariç), hiç olmadı ve umarım hiç olmaz. Öleceğini bilse bile sanki hiç ölmeyecekmiş gibi davranan milyon tane insan olduğu gerçeğini düşünürsek, bir de hiç ölmemenin gerçek olduğu alternatif bir geleceği pek de merak etmiyorum açıkçası.

Şimdi yazının başından beri ölüm dedik başka bir şey demedik. Kimseyi ölüme özendirmeye çalışmıyorum. Ama bu yazıyı okuyan herkese ve özellikle sınav vakti yaklaştıkça, sevgilisiyle ilk defa dışarı çıkınca, çok kalabalık bir partiye girince ya da herhangi bir sebep yokken düğmesine basılıp anksiyete krizleri geçiren güzel kardeşime söylüyorum. Bir gün öleceksin. Bunu biliyorsun. Ve bu düşünce ile barışıksın. Bunu kabul ediyorsun. Lütfen dön ve kendine hayret et. Bu yazıyı okurken, sahip olduğun kısıtlı zamanın azaldığının farkındasın. Ne zaman olacağı bilinmez ancak, bir gün olacak olan bu olayın varlığı hayatına devam etmene engel olmuyor. Hatta, öleceğin gerçeği ile yaptığın bu barış sayesinde belki de muazzam değerli ve kıymetli bir şey elde ediyorsun:

Zaman.

Öylesine geçen saniyelerden bahsetmiyorum burada. Gerçek anlamıyla verimli geçirilen zamandan bahsediyorum. Elbette hepimiz boşa zaman harcıyoruz, saçma sapan dediğimiz şeylere saatlerimiz gömüyoruz. Ama bahsettiğim şey bu değil. Bahsettiğim, boşa geçirdiğimiz zamanın kıymeti. Her boşa geçen saniye paha biçilemez bir değere sahip. Elbette tek bir saniye kedi videosu izleyemeyecek de değiliz. İzleyeceğiz. Ama hepsiyle değil. Ayırabildiğimiz her saniye ile değil.

Başlıkta verdiğim örnekten ilerleyeceğim. Kütüphanede ders çalışmak. Özellikle üniversitedeyken bazen tek, bazen arkadaşlarla beraber saatlerce ders çalıştık hepimiz. En azından çoğumuz. Sonuç? Vizeden 10 aldık. Final tarihleri belli oldu, aynı işlemi tekrarladık ve vizeden 10 alanlarımızın bir kısmı finallerde 90’ı çaktı. Kimisi de tekrar 10 aldı. Hemen hepimizin ortalama aynı zekaya sahip olduğu gerçeğini düşünecek olursak, 6 saat kütüphanede ders çalışan ve vizelerinden 10 alan iki farklı insanın, finallerde bu kadar farklı sonuç almasının sebebini biliyoruz. Birisi 6 saatin, tıpkı vizeye hazırlanırken olduğu gibi, 5.5 saatini gerek Facebook’da, gerek İnstagram’da, gerek kahve molasında gerekse derste yazdıklarını renkli şirin kağıtlara geçirerek harcarken öteki Facebook’a girmeyip aynı 6 saatin sadece 4 saatini boşa geçirdi. Ve birazcık düşündüğünüz zaman göreceksiniz ki bu oranlar abartı değil.

Sadece 2 saat ders çalışıp sınavda tulum çıkaran dostlarımız, 2 saatin 2’sini de “gerçekten” ders çalışmaya harcarken, biz 6 saatin 1 saatini bile ayırmadığımız için sınavda kalıyoruz. O dostumuz bunu çok zeki olduğu için değil, zamanını düzgün şekilde harcayıp, kıymetini bildiği için böyle bir sonuç alıyor. E tabi biz de salaklığımızdan düşük almıyoruz. Gerçi zamanın kıymetini bilmek bile bir zeka göstergesi ise, arkadaşımız bizi geçmiş oluyor da denebilir. Neyse…

Sahip olduğu zamanın kısıtlı olduğunu bilen biz insanlar, bence, işte tam da bu yüzden zamanın kıymetini biliyoruz. Bu yüzden son geldiği zaman, film şeridi artık “Oyuncular” kısmına geçtiğinde, “Dolu bir hayat yaşamış olmak” fikri öne çıkıyor. Bir ömür boyunca bir şey inşa ediyoruz, umarım sağlıkla daha da uzun süre bu inşaata devam edeceğiz. Bazen o duvar çökecek, bazen bu çatı akıtacak, bazen bahçe duvarı yüzünden sorun yaşayacağız ama en nihayetinde o inşaata devam edeceğiz. Ponçirik’ten farklı olarak, bir gün o inşaatı lansmana çıkaracağımızı bileceğiz ve eğer lansmana kadar inşaat bizi tatmin edecek vaziyete de geldiyse, eh, ne mutlu.

Her inşaat değişebilir. Kimisi biter, tamamlanır, belki daha sonra bir sebepten yıkılır ve yenisi yapılır. Ancak inşaat kapsamında yapılan her ufak proje genel inşaatın cennetten bir köşe mi yoksa beton üstüne beton mu olacağını belirler. Projeler değişebilir. Sizin nasıl olduğunuz, nasıl olacağınızı göstermez. İşe yaramıyorsa, göze hoş gelmiyorsa veya kullanışlı değilse ne yapıyorsak, kendimize de onu yapmamız gerekli. “Ben böyleyim, beni seven de böyle kabul etsin.” diyebilmek için ya her anlamda mükemmel olmak ya da -daha yüksek ihtimalle- narsizmin doruklarında yaşıyor olmak gerek. Kim narsizmin doruklarındadır, onu bilmiyorum. Ama birey olarak herhangi bir kimsenin bu özelliğe sahip olmak isteyeceğini sanmıyorum. Yanlış olmasın, elbette insanın kendini değiştirmesi, huylarından vazgeçmesi, yeni huylar edinmesi çok kolay ile çok zor arasında bir cetvel boyunca değişiyor. Ancak o cetvelde imkansız diye bir derece mevcut değil.

Yukarıda söylediğim gibi. Bir gün öleceğini bilen ve bu yüzden kafayı yemeyen -bildiğimiz- yegane canlı türüyüz. Bu durum bizlerde soruna yol açmıyor ise, kimisinde daha yoğun olsa bile her insanda var olabilen anksiyete krizleri bu gerçeklik karşısında tetiklenmiyorsa, hali hazırda yaptıklarımızın çok ötesinde bir potansiyele sahip olduğumuza eminim. Tek yapmamız gereken şey, gerçeklik ile barış yapıp, ona göre davranmak. Başarmak istenen şeyi gerçekleştirme yolunda zamanı düzgün kullanmak ve bu yolda yapılması gereken şeyleri yapma sorumluluğunu göstermek. Bunların dışında zaten insan olarak yapabileceğimiz çok da başka bir şey yok. Bunları yapmayıp bir şekilde başka yollarla hedefe ulaşmaya çalışmak ise hem kesin sonuç vermiyor, hem de tek seferlik bir kazanç sağlıyor. Alışkanlıkların değişmesi, huyların değişmesi, yeni bir rutinin başlamasıyla gerçekleşebiliyor ancak. Hayatımızda bu rutini oturttuğumuz zaman, yarım saat daha az Facebook’da gezip yarım saat daha fazla asıl işimize odaklansak, kazanımlar eksponansiyel bir şekilde artış gösteriyor. Bunun sebebi içimizde yada dışımızda, üstümüzde ya da herhangi bir yerde yatan gizli bir güç filan değil.

Tek sebebi var, o da zamanın paha biçilemez olması.